21 Nisan 2016 Perşembe

öğrenme ve merak

Sessiz bir günde, uzaktan kuş cıvıltıları ve yalnız ben. Daha ne kadar sürdürebilirim bunu; ben de bilmiyorum. Odada istemediğim kadar bilgisayar ve internet. Haftasonuna yapılacak o kadar şey ve onların gölgeleri kafamın bir kenarında.  Hatta pazartesi de dahil buna. Ne zaman duracağım, bilmiyorum. Koşuyorum sanki, hızlıca ilerliyorum belki de. Yavaşlamalı mıyım ya da durmalı mı? Kendimi bırakıp bir rüzgara, gidiyorum yaşantımla. Peki, çok mu meraklıyım sonrası için? Aslında pek de değil. Sanki her an bitecekmiş gibi hayat, yaşıyorum günlerimi. Alışılıp, rutine mi girdi bütün bunlar da etkisinden kurtulamıyorum? Yeni şeyler öğrendikçe, hala tatmadığım, dokunmadığım şeylerin merakı, eksikliği ve sayıları artıyor. Peki, öğrenilmemeli mi? Çok bilmek, az bilmek midir ya da hiçbir şey mi?

20 Nisan 2016 Çarşamba

labirent bekçisi

Kılıcını havaya kaldırmış, pelerini rüzgarda uçuşuyor, saçları ahenkle raksediyor. Kendini bu harekete kaptırmış, kafasını bile çevirmiyor. Ayakları yalın, diğer elini rakibine çevirmiş, davet edercesine kendinden emin görünüşlü. Sanki renkli filmler çekilmeden öncesine ya da renkli filmler icat edilmiş de, bütçe yetersizliğinden varolan teknolojiyle siyah-beyaza devam edercesine gri. Kıvrımlarında bir yumuşaklık, vücudunun açıkta kalan hatlarında belirgin bir keskinlik, dikkat çekmeyi başarıyor biraz inceleyince. Bakarsam mutlu edercesine sakinleştiren kılıcı, biraz büyük mü duruyor yoksa kalın mı, sıradanlara göre. Belki de güven veriyor, kendine ve diğerlerine. Sanki diğerlerinden yüksekte ve gururlu. Hep orada kalacakmış, hatta kıpırdamayacakmış gibi güçlü, biraz daha öyle kalırsa, sıkacakmış gibi umutsuz. Daha ne kadar sürer, ona yaklaşmadıkça.